Korna sinir boşaltma aracı değil: Kornaya yapışan el, koca bir sokağın sinirlerine saldırıyor
Bir el kornaya iniyor ve gürültü izinsizce pencerenizden içeri giriyor. Rastgele korna çalmak neden bir “sinir boşaltma” değil de koca bir sokağa yönelik sesli bir saldırıdır? Tehlikeyi önleyen uyarı ile insanı hasta eden gürültü arasındaki ince çizgi üzerine; tıbbın, hukukun ve genel nezaketin hep birlikte kulağınızın yanında saf tuttuğu bir yazı.

Kavurucu bir öğle vaktinde kırmızı ışık; arabalar tarak dişleri gibi birbirine yapışmış, aralarında yalnızca yolun tozu var. Derken uzun bir korna sesi yükseliyor, ona bir başkası, ardından bir üçüncüsü cevap veriyor; sokak, sanki gürültü demiri eritip asfaltta yeni bir yol açacakmış gibi histerik bir koroya dönüşüyor. Camı bir an indirin ve kendinize dürüstçe sorun: Bunca gürültü neyi değiştirdi? Hiçbir şeyi; yol aynı yol, sıkışıklık aynı sıkışıklık. Değişen tek şey, kızaran yüzler ve boş yere hızlanan kalp atışları.
Bu manzaraya gülüp ona “sinir boşaltmak” demeye alıştık; sanki sürücünün gergin sinirleri ona bütün bir şehri rahatsız etme ruhsatı veriyormuş gibi. Ama gelin her şeye adını koyalım: Kornaya rastgele basmak masum bir rahatlama değil, o sesi duymayı hiç seçmemiş insanlara yönelik sesli bir saldırıdır. Hoşunuza gitmeyen bir görüntüye gözlerinizi kapatabilirsiniz; ama kulağın kapağı yoktur. Ses oraya zorla girer: Evinizde, yatağınızda, namazınızda, çocuklarınızın ders çalıştığı odada. Gürültüsünü koca bir sokağa dayatan kişi, direksiyonun arkasında gülümseyerek otursa bile gerçek bir saldırganlık yapıyordur.
Kornanın otomobile en baştan neden konulduğunu hatırlayın: Bir insanı yaklaşan bir tehlikeye karşı uyarmak için; tıpkı frenlerin çarpışmayı önlemek için konulduğu gibi. O bir güvenlik aracıdır, müzik aleti değil; bir imdat çağrısıdır, günlük konuşma dili değil. Ölçüt de şaşırtıcı derecede basittir: Şu anda, kısa bir kornanın önleyebileceği ani bir tehlike var mı? Kaldırımdan aniden inen bir çocuk, şeridinize kayan bir araç, bisikletlinin önünde açılmak üzere olan bir kapı? O halde hiç tereddüt etmeden basın; kornanın tek onurlu görevi budur. Bunun dışındaki her şey uyarı değil, uyarı kılığına girmiş gürültüdür.
Kalabalık herhangi bir sokakta bir gün boyunca gözlem yapın; kötü kullanımın eksiksiz sözlüğünü bulursunuz. Henüz yeşile dönmemiş ışığı acele ettiren korna; kahvedeki arkadaşı selamlayan korna; sahibi merdiven çıkmayı zahmet saydığı için dördüncü kattaki komşuyu çağıran korna; gece yarısından sonra bir düğünü ya da bir maçı kutlayan korna. Bir de en anlamsızı var: Kimsenin bir karış bile ilerleyemediği, donmuş bir trafiğin ortasında çalınan korna. Bütün bu kullanımların ortak yanı şu: Ortada hiçbir tehlike yoktur; yalnızca sabretmek ya da düşünmek yerine gürültüyle konuşmaya alışmış bir el vardır.
Saldırganlık, gürültüyle çalınmaması gereken kapıların önünde doruğa çıkıyor: Hastaneler ve okullar. Hastane duvarının ardında, ameliyattan yeni çıkmış ve ilk uykusunu yakalamaya çalışan bir hasta var; her korna sesiyle irkilen yorgun bir kalp var; yoğun bakımdaki çocuğunun başında sabahlayan bir anne var. Okul duvarının ardında ise bir matematik sorusunu ya da dersin bir cümlesini yakalamaya çalışan öğrenciler var; dışarıdaki her korna, dikkat ile dalgınlık arasındaki o ince ipliği koparıyor. Hastanelerin duvarlarına “Korna çalmak yasaktır” yazmasının nedeni budur; bu, bir tabelanın süsü değil, trafikle ilgili olmadan önce ahlaki ve hukuki bir sınırdır.
Tıbbın burada söyledikleri ise yerleşmiş, bilinen ve tartışmaya ihtiyaç duymayan şeyler. Yüksek seslere uzun süre maruz kalmak işitme duyusunu yıpratır, onu yavaş yavaş ve geri dönüşsüz biçimde hasara uğratabilir; sürekli gürültü bedeni daimî bir alarm halinde tutar, bu da gerginlik ve uyku bozukluğu olarak geri döner; sağlık araştırmaları bunu kalp ve tansiyon sorunlarıyla ilişkilendirir — siz “alıştım” sansanız bile. Dünyadaki sağlık kuruluşları uzun zamandır gürültüyü, katlanılıp geçilecek gelip geçici bir rahatsızlık değil, insan sağlığını doğrudan etkileyen bir kirlilik biçimi sayıyor. Kulağınızda çınlama, işitmenizde zayıflama ya da gürültüye bağlı bir uykusuzluk fark ederseniz bunu hafife almayın ve bir uzmana görünün; bu satırlar genel bir farkındalık yazısıdır, muayenenin yerini tutmaz.
İşin tuhafı, bu sağlık bedelinin hiçbir şey karşılığında ödenmesidir. Korna ne trafiği yürütür ne de yol açar; yaptığı tek şey sokaktaki öfkeyi bir derece yükseltmektir. Bir başka sürücüyü kışkırtır, o da karşılık verir ve yol, kazananı olmayan madeni bir bağırma yarışına dönüşür. Gürültü, esneme gibi bulaşıcıdır: Tek bir korna fırtınayı başlatmaya yeter, kendini tutan tek bir el de bazen o fırtınayı dindirmeye yeter. Dahası, kesintisiz gürültü sürücülerin kendi dikkatini dağıtır ve gerçek bir tehlike geldiğinde asıl uyarı sesini boğar; artık kimse imdat çağrısıyla baş ağrısını birbirinden ayıramaz.
Üstelik kanun, en baştan sinirli elin tarafında değil. Çoğu ülkenin trafik mevzuatı kornayı mutlak bir hak saymaz; kullanımını zorunluluk hallerine sınırlar ve belirli durum ve bölgelerde onunla rahatsızlık vermeyi yasaklar. Çevreyi ve kamu düzenini düzenleyen kurallar da gürültüye genel olarak sınır koyar. Yani rastgele korna çalan kişi yalnızca nezakete değil, kendisini sorumluluk altına sokabilecek yazılı kurallara da aykırı davranır. Madde numaralarını ezberlemenize gerek yok; ilkenin neredeyse her yerde netleşmiş olması yeter: Korna zorunluluk içindir, rahatsızlık vermek ise ihlaldir.
Meseleyi kanunun değil de kalbin terazisiyle tartmak isterseniz, şu ibretlik hikâyeyi hayal edin. Uzun bir gece nöbetinden dönen bir hemşire, yeni nöbetinden önce uyumak isterken penceresinin altındaki bir el dakikalarca birini kornayla çağırıp durdu; uykusu kaçtı, ertesi gece hastaların başındaki dikkati de onunla birlikte gitti. Ya da sınav salonunda hafızasının uçlarını toplamaya çalışan bir öğrenciyi düşünün; kendisinden habersiz gelip geçen bir korna korosu o hafızayı darmadağın ediyor, üstelik korna çalanlar onu hiç tanımıyor ve tanımayacak da. Hayali bu iki durumda da kimse kötülük kastetmedi; ama zarar her gün tam da böyle gerçekleşiyor. Gürültünün yaptığı şey işte budur: Zararını, sahibinin yüzünü bile görmediği yabancılara dağıtır.
Bu köşede her seferinde çizdiğimiz sınır tam da budur: Özgürlüğünüz, başkasının ciğerinde, kulağında ve gecesinde biter. Sokağın ses alanı, hava ve su gibi ortak bir mülktür; orayı gürültüyle dolduran kişi, başkalarının payını haksız yere gasbeder. Kimse komşusunun elini tabağına ya da cebine uzatmasına razı olmaz; peki o eli kulaklarımıza, uykumuza ve bedenimizin rahatına uzatmasına neden razı oluyoruz? Huzur bir lüks ya da sınıfsal bir ayrıcalık değildir; beşikteki bebekten yatağındaki yaşlıya kadar şehirde yaşayan herkesin gündelik hakkıdır.
Kornaya yapışan el, sahibi hakkında sandığından çok daha fazlasını söyler. Kendi zamanının herkesinkinden değerli olduğunu, kendi sıkıntısının koca bir sokağın rahatından önemli olduğunu ve kolunun aklından hızlı çalıştığını söyler. Oysa trafikte elini tutan sürücü zaaf değil, güç gösterir; direksiyon başındaki sabır, çalıştırıldıkça gelişen bir kastır ve zarar verme aleti tam avucunun altındayken insanlara zarar vermekten kaçınmak, terbiyenin en saf halidir. Bir sürücünün seviyesini, memnunken yaptıklarıyla değil, öfkelendiğinde yapmadıklarıyla ölçün.
Peki pratik alternatif nedir? Birinci kural: Basmadan önce kendinize tek bir soru sorun: Şu anda yaklaşan bir tehlike var mı? Cevap evetse tek ve kısa bir korna yeter; hayırsa elinizi çekin. İkinci kural: Korna çalmadan önce korna çalma sebeplerini tedavi edin; randevunuzdan yeterince önce yola çıkın, rahat bir takip mesafesi bırakın ve gecikmenizi, bedelini bütün yolun ödediği bir soruna dönüştürmeyin. Üçüncü kural: Tehlike yokken kornanın yerine daha sakin yollar koyun: Geceleri kısa bir far işareti, beklediğiniz kişiyi binanın altından bağırarak çağırmak yerine bir telefon, ya da öndeki sürücünün fark etmesi için birkaç saniyelik sabır. Tek bir ses çıkmadan çözülen durumların çokluğu sizi şaşırtacak.
Sokak bir aynadır ve direksiyondaki her el, şehrin hikâyesine bir satır yazan bir kalemdir. Gürültü tek bir kararla ya da tek bir yazıyla düzelmez; ama tıpkı sürücü sürücü büyüdüğü gibi, sürücü sürücü de geriler. Başlayan siz olun: Yarınki gününüzü, zorunluluk dışında hiç korna çalmadan sürün; aynı saatte vardığınızı, üstelik daha sağlam sinirler ve komşularınıza karşı daha merhametli bir kulakla vardığınızı göreceksiniz. Sıkıntı sizi “sinir boşaltmaya” çağırdığında hatırlayın: Sinirleriniz sizindir, dilediğiniz gibi boşaltırsınız; ama insanların kulakları sesli atıklarınızın çöplüğü değildir. Tehlikeyi önlemek için korna çalmak mertliktir, ötesi saldırıdır; ikisinin arasında sizin eliniz durur — ona size yakışanı seçin.
İlgili Haberler

Kapalı Mekânda Sigara: Özgürlüğünüz Başkasının Ciğerinde Biter
'Kda Ghalat' programının ikinci bölümü 'Ben özgürüm' savunmasını masaya yatırıyor: Dünya Sağlık Örgütü'ne göre her yıl 1,6 milyondan fazla sigara içmeyen kişi pasif içicilikten hayatını kaybediyor; üstelik Mısır'da 45 yıllık bir yasa bunu yasaklayıp para cezasına bağlıyor. Peki kapalı kahvehaneler neden hâlâ duman altında?
22 Ağustos 2026 · 6 dk okuma

«Böyle olmaz»: Bir muz kabuğu masum bir cana mal oldu
Sonu ağır, kısa bir hikâye: Bir el araba camından muz kabuğu fırlatır; sınavına koşan bir öğrenci oraya hiç varamaz. Bu bölümde hikâyeyi anlatıyor, dinin ve yasanın ne dediğini soruyor ve "önemsiz" dediğimiz ama öldüren bir alışkanlığı nasıl değiştireceğimizi arıyoruz.
18 Ağustos 2026 · 4 dk okuma

Kadın sünneti: Yasanın cezalandırdığı, dinin ve tıbbın reddettiği bir suç... Yaşatılmayı hak eden bir gelenek değil
Kadın sünneti; Mısır yasaları onu ağır cezalarla suç saymasına, El-Ezher ile Dârü'l-İftâ dinde hiçbir dayanağı bulunmadığını ilan etmesine ve tıp dünyası tek bir faydası olmayan katıksız bir zarar olduğunda birleşmesine rağmen, hâlâ gelenek ve sözde dindarlık adı altında sessizce uygulanıyor. Bu yazı ailelere yönelik bir suçlama değil, onları korumaya çağrıdır: Kızlarımızı korumak, bir annenin ve babanın söyleyeceği «hayır» sözüyle başlar.
18 Ağustos 2026 · 7 dk okuma